Pazar, Temmuz 31, 2005

Tavuklar ve Kartallar

Gözlerini açmadan, başucunda bulunan cep telefonuna ulaştı. Sabahın köründe deli gibi çalıyordu. Bu vakitte kim? Hiç saygıları yok mu bu insanların diye geçirdi içinden. Tek gözünü açtı ekrandaki yazıyı görmek istedi. Cep telefonu karanlıkta yanıp sönüyordu. Pazartesi sabahı olmuştu. Dün gece kurduğu saat onu sıcak yatağından kaldırıyordu. Arayan kimse yoktu. Tuşlara bir kaç kez basıp, kafasını yastığın altına koydu, yorganı üstüne çekti, cep telefonuna sırtını dönüp gözlerini sıkıca kapadı.

Yine bir iğrenç hafta başıydı. Bir kaç dakika yatakta durduktan sonra aniden kalktı. Ümitsiz ve yorgun omuzlarla banyoda yüzünü yıkadı, elbise dolabından en temiz gömleğini seçti. Ütüleyip ütülememe konusunda kararsız kaldı. Sonra kravatını taktı, yerdeki Cuma gününden kalan çoraplarını giydi. Sahne giysileri nerdeyse tamamdı. Elleri yüzüne gitti, sakalları ellerine batacak kadar uzamışlardı. Ceketini çıkardı, kravatını gevşetti, köpüğü hızlıca yüzüne sürdü, dikkatsizce traş oldu. Acele ile ceketini eline aldı, bağı çözülmemiş ayakkabılarını çekecek ile giydi, anahtarı üst üste iki kere çevirip kapıdan asansöre doğru yürüdü.

Hava kapalıydı: Yağmur yağacak gibiydi. Şemsiye almak için çok geçti. Apartmandan çoktan çıkmış, servisin onu alacağı köşeye doğru hızlı hızlı yürüdü. Cep telefonundan saatini kontrol etti. Servis kısa süre geldi ve somurtkan yüzlerle dolu kapısı açıldı. Kimse birbiryle konuşmuyor Pazartesi sabahının keyif dolu hüznünü yaşıyorlardı. Tüm yolcuların yüzünden düşen bin parçaydı. İçerde radyondan haber özetleri duyuluyordu. Tüm gözler birbirinden kaçarcasına pencerelerden dışarı bakıyordu.

Yeni bir hafta daha başlamıştı. Bilmem kaçıncı hafta. Hiç biri birbirinden farklı değildi. Büyük bir daire. Pazartesi günleri hüzünlü Cuma günleri sevinçli. Tatilde işi biraz özler gibi oluyor, ofise geldiğinde yine o kapalı mekan içinde sıkıntılar yaratıyordu. Tüm çalışanların yüzünde sahnede takındıkları maskeler vardı.

İş yerinde yükselmek için büyük bir politika ustası olmak gerekliydi. Çalıştığı izlenimini vermek diğerlerin önünde olduğunu bir üstüne kanıtlaması gerekliydi. Yıllar bu oyunlarla geçmişti. Geleceği yer belliydi. Aslında bu işi severek seçmemişti ama başka seçenek önüne gelmemişti. O da aramak eziyetine girmemişti. Artık belli bir düzeni vardı. Hayalleri için şimdiye kadar olanları bir çırpıda yok edemezdi. Sonuç olarak bir bölümün müdürüydü. Kartviziti çok gösterişliydi. Üniversite beraber okuduğu bir çok arkadaşı ile karşılaştığında rahatlıkla hepsine bu küçük karton parçalarını verebiliyordu. Bu buluşmalarda pozisyonunu ve işini sanki çok seviyormuşçasına anlatıyordu. Bir statüsü vardı. Bir de maaşı tabi. Kredi kartı borçlarıda. Tüm bunlar bir anda küçük bir fikir için bırakılamazdı. Geleceği meçhul bir basit, hayalden öte olmayan bir küçük fikir.

İşinden ayrılan bir çok arkadaşını görmüştü. Bıraktıkları mevkiye tekrar gelmek için sonra çok eziyet çekiyorlardı. Yaptıkları zıpır işler toplumda pek de ciddiye alınmıyordu. Hele bu internet zırvası yeni işlerin ne olacağı belli bile değildi. Tüm sistemini bozmaya değmezdi. İşini çok sevmiyordu. Kapasitesinin çok az bir kısmını kullanıyordu. Bütün hafta tatil günlerini iple çekiyor, işleri hızlıca geçiştirmeye çalışıyordu. Emekli olduğunda yapacağı işlerin hayalini kuruyor en yakınlarına bunları anlatıyordu. Onun çözeceği bir sorun değildi onun dışında herkes bu şekilde çalışıyordu. Sistem bir kere böyle kurulmuştu. Ona göre kimse işini sevmiyordu ki.

Servisin camından bakarken içinden bunları geçiriyordu. Bu fikirler ilk defa aklına gelmiyordu. Her sabah nerdeyse aynı düşünceler geçiyordu aklından. Minibüs durdu ve içindekiler doğruca binanın kapısına doğru yürümeye başladılar. Kurulu oyuncaklar gibi. Bir kısmı simit, poğaça almak için pastahanelere doğru dağıldılar. Hiç bir sabah istediği gibi kahvaltı edemiyordu. Masasının üzerinde bir kaç bisküvi atıştırıp ofis çayı içiyordu. Asansörde keskin sessizlik devam etti. Gözler birbirinden kaçırıldı. Sahte kısa gülüşler havaya saçıldı. Bir hafta daha böyle başlıyordu. Bilmem kaçıncı iğrenç hafta.

Emre masasına geçmeden önce ofisin bulunduğu kattaki mutfağa gitti. Dolaptaki renkli kupasını aldı. Üstünde ters dönmüş bir damacana bulunan garip aletten sıcak su doldurdu. Kavanozun dibinde kalan kahveyi üstüne boca etti. Birazda beyazlatıcı ve şeker attı. Sıcak su içinde eriyecek olan ince plastik bir kaşık ile bu üçlüyü karıştırdı. Herhalde Pazartesi günün en zevkli işi bu kahve hazırlama uğraşıydı. Kupa içindeki hazır kahve töreni bitmişti ki sevimli bir “günaydın” sesi duyuldu.

- “İyi haftalar hocam. Nasılsın hafta sonun nasıl geçti? Neler yaptınız anlat bakalım” dedi
- “Nolsun aynı Cumartesi akşamı Beyoğlu, Pazar sabahı açık büfe kahvaltı olayı sonra sinema ve tekrar burası”
- “Çok güzel nereye gittiniz kahvaltı için? Hangi film?”



Bu sohbet uzuyaca benziyordu. Kısa kesmek için;

- “Aynı hocam ya geçen haftakiler, filmde yeni gelenlerden birisiydi beğenmedim adını bile hatırlayamıyorum açıkçası, bir eposta gönderecektim sonra konuşuruz tekrar” diyerek mutfağın kapısına doğru yöneldi.

Elinde renkli sıcak kupası, plazanın sıcak yapay hava dolu koridorlarında ayakları istemeye istemeye masasına getirdi. Bilgisayarı açtı, şifresini tuşladı, kurumsal ağa girdi, eposta programına tıkladı, kahveden bir yudum aldı ve ilk ileti kutusuna düştü.

Gönderen: Korhan Genişyürek
Tarih: 24.Kasım.2008
Kime: Düşün Düşündür Eposta Grubu
Konu: Tavuklar ve Kartallar

Bu yazının internette birkaç farklı şeklini okudum. Yabancı kaynaklara göre bir kızılderili hikayesi, diğer yerlerde kaynak hiç belirtilmemiş. Tavuk suyuna çorba kitaplarından olacağını düşündüm ama esas yazara ulaşamadım. Neyse bu çok önemli değil zaten, siz aşağıdaki yazıyı sıkılmadan sonuna kadar okuyun.

Bir zamanlar, büyük bir dağın tepesinde bir kartal yuva yapmış. Bir süre sonra kartalın, dört adet yumurtası olmuş. Yumurtalar henüz kuluçka dönemlerindeyken dağda bir deprem olmuş. Kartalın yuvasındaki dört yumurtadan biri, depremin şiddetiyle yuvadan düşüp, dağın tepesinden yuvarlana yuvarlana vadideki bir çiftliğe dek ulaşmış. Bu çiftlik, bir tavuk çiftliğiymiş. Çiftlikteki tavuklar, kendi yumurtalarına pek benzemeyen bu değişik ve biraz da büyük yumurtayı sahiplenmek istemişler. Yaşlı bir tavuk, yumurtayı koruması altına almış ve öteki yumurtalardan çıkacak yavrulardan ayırmaksızın büyütmeye karar vermiş.

Günü dolup, zaman geldiğinde yumurtanın içindeki kartal yavrusu kabuğunu kırmış ve dünyaya gelmiş. Bir tavuk çiftliğinde bulunduğunu ve kendisinin de çevresindeki yüzlerce tavuğun arasında olduğunu görünce, kendini de tavuk sanmış ve çiftlikteki tavuklarla birlikte, oda bir tavuk gibi büyümeye başlamış. Yalnızca o, kendisini tavuk gibi görmekle kalmıyor, çiftlikteki tüm tavuklarda onu bir tavuk olarak görüyorlar ve ona bir tavuk muş gibi davranıyorlarmış. Zaman zaman içinden;

- “Ben çevremdeki tavuklara benzemiyorum... acaba ben kimim? “diye soruyormuş.

Ama, bu kuşkusunu bir türlü dile getiremiyormuş. Ne de olsa o da bir tavukmuş ve tavuk olduğunu da bilmeli, kabul etmeliymiş. Bir gün çiftlikte öteki tavuklarla birlikte oyun oynarken, yukarılardan birkaç kartalın özgürce uçtuklarını görmüş. Kendini tutamamış, yüreğinde bir anda oluşan coşkuyla haykırmış:

- “Aman Allah’ım, ne kadar güzel uçuyorlar. Bende onlar gibi uçmak istiyorum...”
Tavuklar, onun bu sözlerine hep birlikte gülmüşler.
- “Sen bir tavuksun ve şunu asla aklından çıkarma; tavuklar kartallar gibi uçamazlar.”

Küçük kartal, o günden sonra hemen her gün gökyüzüne bakıyor ve yukarılarda uçan kartal arıyormuş gözleriyle.... bir kartal gördüğünde ise çiftlikteki öteki tavukları unutuyor, gökteki kartal gözden kayboluncaya dek büyük bir hayranlıkla ve özlemle, onu izliyormuş. Sonra da tüm hayranlığını ve özlemini, kartal gördüğü her zaman olduğu gibi, hep aynı sözlerle dile getiriyormuş:

- “Ah tanrım, ne olur, ben de onlar gibi uçabilsem... bende onlar gibi özgürce kanat açabilsem göklerde....”

O böyle konuştukça, bu kez çevresindeki tüm tavuklarda her zaman söyledikleri sözleri bir kez daha , bir kez daha yineliyorlarmış:

- “Vazgeç düşlerinden... sen tavuksun ve hep tavuk olarak kalacaksın....”

Küçük kartal, çevresindeki tavukların her gün birkaç kez yineledikleri bu sözlerinden öylesine etkilenmiş ki.... sonunda bir kartal gibi göklerde özgürce kanat açmak düşünden vazgeçmiş ve yaşamını bir tavuk gibi sürdürmeyi kabul etmiş ve bir tavuk gibi sürdürdüğü yaşamının sonunda bir tavuk gibi ölmüş.

Emre epostayı bitirdiğinde olduğu yerde kala kalmıştı. Göndereni tanımadığı için kızgın bir cevap yazmaya hazırlanırken, bu tavuk hikayesi oldukça etkilemişti. Ama yine de cevap vermek için parmakları klavyenin tuşlarına uzandı.

Pazartesi, Temmuz 04, 2005

İki üniversite öğrencisi

Google.com ismi Milton Sirrota tarafından bulunan, Kasnel ve James Newman’ın yayınlamış oldukları “Matematik ve Hayal Gücü” adlı kitapla ünlenen googol kelimesinin üzerinde oynanmasıyla bulunmuştur. Google bugün için her ne kadar vazgeçemeceğimiz siteler arasında yer alıyorsa da geçmişi 1995’lere kadar dayanmaktadır.

İki üniversite öğrencisi Larry Page ve Sergey Brin ilk olarak üniversiteyi tanıtma turlarında birbirleri ile tanışıyorlar. İnternet sitelerinde anlatıklarına göre her iki karakter birbirleri ile hiç anlaşamıyor ve sürekli münakaşa ediyorlar. Stanford üniverstesi bilgisayar bölümü öğrencileri ve Google.com’un kurucuları olan iki girişimcinin birbirleri ile farklı fikirlere sahip olmaları belki de ortaya bugün kullandığımız gelişmiş arama motorunun ortaya çıkmasını sağıyor.

1996 yılı Ocak ayında Larry ve Sergey “BackRub” adlı arama motoru için birlikte çalışmaya başlarlar. “BackRub” adı arama motorunun sitelerden geriye dönük bağlatıları analiz etmesi fikri üzerine kurulur. Her iki genç öğrenci, tüm öğrencilerin yaşadığı parasal sıkıntılarla karşılaşıyorlar. Fikirlerinin çalışıyor olması için sitelerinin bir sunucuda olması gerekir ama sunucuların fiyatları çok pahalı olduğu için Larry düşük kapasiteli bilgisayardan çok başarılı bir sunucu ortaya çıkarır. Bir yıl geçtikten sonra yapmış oldukları BackRub bağlatı analizi görenler tarafından çok beğenilir ve ünleri hızla yayılır. Üniversite içinde ağızdan ağıza teknolojileri konuşulmaya başlar.

1998 yılının ilk yarısında Larry ve Sergey projelerini mükemmel hale getirmek üzere çalışmaya devam ederler. Terabyte boyutundaki ucuz disklerleri alarak Google.com’un ilk veri merkezini Larry’in yurttaki odasına kurarlar. Bu sırada Sergey’de üniversitede bir ofis kurar. Potansiyel yatırımcılar ve arama teknolojilerinin lisansını satın almak isteyecek firmaları çağırmaya başlar.

Ofislerine Yahoo’nun kurucusu ve arkadaşları da olan David Filo’yu da davet ederler. David Filo sıkı bir iş çıkardıklarını kabul etmekle birlikte Larry ve Sergey’i kendi arama motoru şirketlerini kurmaya cesaletlendirir ve

- “Tümüyle geliştirdiğiniz ve ölçeklenebilir duruma geldiğinde tekrar konuşalım” diyor.

Diğer yatırımcılardan hiç biri Google.com’la bu kadar fazla ilgilenmez. Hatta o zamanın önemli bir internet sitesi yöneticisi;

- “Rakiplerimizin % 80’ini kadar iyi olursak bu bizim için yeterli, bizim kullanıcılarımız arama ile gerçekten ilgilenmiyorlar” der.

O günün büyük internet şirketlerinin dikkatini çekemeyen iki ortak kendi başlarına hareket etmeye karar verirller. İhtiyaçları olan sadece yurt odasından çıkmalarını sağlayacak maddi bir destektir. Bir de google.com için satın aldıkları terabyte boyutundaki sabit disklerinden kaynaklanan kredi kartları borçlarını ödeyecek para lazımdır. Böylece doktora tezlerini bir yana koyup başta bahsettiğim o melek yatırımcıyı aramaya girişirler. İlk ziyaret ettikleri hem arkadaşları hem de fakülte üyesi olan Andy Bechtolsheim olur. Bechtolsheim Sun Microsystems’in kurucularındandır. İki gencin gösterdiği demoya ilk bakışta yaptıkları işte çok büyük bir potansiyel olduğunu görür, ancak toplantıda çok az zamanı olduğu için onlara

- “Detaylar hakkında tartışmak yerine size sadece bir çek yazayım” der

ve Google Inc. adına 100.000 USD lık bir çek yazıp onlara verir.

Andy’nin yapmış olduğu bu yatırım aslında bir ikilem yaratmıştır. Yasal olarak Google Inc. şirketi olmadığı için bu çeki tahsil etmekte mümkün değildir. İki genç aile fertleri, arkadaşları ve yakın tanıdıkları ile şirket kurma çalışmalarıyla uğraşırken çek bir kaç hafta Larry’nin çekmecesinde bekler. Sonunda başlangıç sermayesi olarak yakınlarından 1 milyon doları toplayarak, şirketin il sermayesi için bir araya getirirler.

7 Eylül 1998’de Google Inc. Kaliforniya Menlo Park’da kapılarını tüm dünyaya açar. Kapı bir uzaktan kumandayla birlikte gelir. Çünkü ofisleri bir arkadaşlarının garajına bitişiktir ve kiracısı olduğu bu yeri onlara ikinci defa kiralamıştır. Bu yeni yerin büyük avantajları vardır; Çamaşır makinası, kurutma makinası ve jakuzi. Ayrıca şirkete alınan ilk eleman içinde park yeri de vardır. Bugün Google’un teknoloji yöneticisi olan Craig Silverstein şirkete alınan ilk çalışandır.

Şirket açıldığında hala beta aşamasında olan Google.com günde 10.000 arama sorgusunu cevaplar. Başarılı sorgulama sonuçları basının ilgisini yeni kurulan bu şirkete çekmeye başlar. USA Today ve Le Monde gazetelerinde google.com’u öven makaleler çıkar. O yılın Aralık ayında PC Magazine dergisi Google.com’u ilk 100 site içinde gösterir ve 1998’in en başarılı arama motoru seçer. Böylece Google.com tüm dünyayla tanışmak üzere yola koyulur.

Google.com her yeni girişimci şirketin başına gelen sorun gibi ilk ofisleri olan Menlo Park’daki yer artık onlara yetmez. Şubat 1999’da yani kurulduklarından sadece 6 ay sonra Palo Alto’daki üniversite caddesindeki yeni ofislerine taşınırlar. Çalışanların sayısı nerdeyse üç katına çıkmış ve sekiz kişiye ulaşmışlardır. Arama motor günde 500.000 sorgulamayı karşılamaktadır. Şirkete olan ilgi yoğunlaşmıştır. Red Hat ilk kurumsal arama motoru müşterisi olarak Google.com sunucularında Linux açık işletim sistemi kullanılmak üzere onlarla anlaşma yapar.

7 Haziran’da şirkete Silikon vadisinin önde gelen risk sermaye şirketleri Sequoia Captial ve Kleiner Perkins Caufield & Byers 25 milyon dolarlık ikinci tur finansal sermaye girişini yapar.

Larry ve Sergey’in projelerini bugün tanımlamalarını istesek ve internet kullanıcıları neden sizi kullansın diye sorsak herhalde basit bir cevap verirlerdi:

“Arama motoru teknolojisine yenilik getirdik, yazılımımız aradığınız sözcükle bağlantılı sayfaları diğer arama motorlarından farklı analiz ederek daha iyi sonuç ortaya getiriyor ve kullanıcılar zaman kazanıyorlar.”

İşte müşteri neden size gelsin sorusunun doğru yanıtlardan bir tanesi daha. Soruyu şimdi siz kendinize sorun.